Yıllardır Türk futboluyla ilgili
söylenen en büyük klişelerden bir tanesidir “bu zihniyetle futbolumuz hiçbir
yere gelmez”. Aslında “o zihniyet” nedir, kimse de tam olarak bilmese de bir
arpa boyu yol alamadığımız ve düzenli olarak geri bile gittiğimiz aşikar. Bunun
temel nedeni ise, futbol yöneticilerinin yetersizlikleri ve iş
bilmezlikleridir.
Dünyanın her ülkesinde futboldaki
yöneticiler, adı üstünde olduğu gibi, işin yönetimsel tarafıyla ilgilenir.
Bunlar bütçeleme, tanıtım, vs gibi çoğunlukla finansal alanda kulübü kalkındırmak
üzerine yapılan işlemlerdir. Hiçbir kulüp başkanı işin teknik ve
taktik konularıyla ilgili fikir yürütmez, çünkü oturduğu koltuğun
gerektirdiklerini bilir. Saha içerisindeki işleri yöneten antrenörü yetersiz
görürse de, onu değiştirir. “Bu hafta takımı ben yaptım” diyen başkan veya
yönetici görmek mümkün olmaz asla. Veya “çocukların devre arası bir havaya
ihtiyacı vardı, soyunma odasında onlarla konuştum” zaten imkansızdır. Eski
Trabzonspor’lu Colman’ın hep aklımda kalan bir cümlesi vardır; “Ben Belçika’da
top oynarken kulüp başkanını senede bir veya iki kez görürdüm. Burada
ise haftada bir başkanın teknesiyle tur atıyoruz.”
Bizde ne yazık ki yöneticiler
gerekli lisansları olması durumunda kendilerini antrenörlük için fazla kalifiye
görmekteler. Türkiye’de klüp yöneticisi olmanın gerektirdiği tek özellik o
şehirde doğup büyümüş olan bir iş adamı olmak maalesef. Kötü bir başkanın
elinden geçtikten sonra iflas eden, bir zamanların efsane kulüplerini saymaya
başlasak heralde sonu gelmez. Kocaelispor, Sakaryaspor, Ankaragücü, vs. Bunları
takip etme yolunda emin adımlarla ilerleyen Mersin İY, Eskişehirspor. Yapılan
onlarca yersiz transfer, 1 lira bütçeye 100 lira harcama ile kulüplerin tüm
geleceğinin ipotek altına alınması akla ilk gelen “icraatlar.”
Bu kulüplerin yöneticilerinin sıkça
kullandığı iki kalıp cümle vardır; “Şehrin önde gelenleri bu takıma sahip
çıkmalı” ve “Valimiz ve belediye başkanımızla görüşerek yardım talep ettik”.
Kaynakları kendi işi veya devlet kaynağı olan kişilerin bu kaynakları bir
futbol takımına aktarmasını beklemek, zaten ayakların yorganlara göre
uzatılmadığının en açık göstergesi. Bir kulüp başkanının futbolcu
menajerlerine, 1-2 ay sonra kaçacak bir yabancı futbolcuya milyon lira
harcayacak diye kaynak dilenmesi, ne yazık ki futbol yönetiminin geldiği
seviyedir.
Türkiye'nin yıllardan beri
süregelen hukuk sistemiyle elbet kulüpler borçlarıyla ayakta kalmayı
başarabiliyorlar da. Bunu sağlıklı denetleyen, yaptırım uygulayan bir kurum
eksikliği de bu yöneticilerin ekmeğine yağ sürüyor sadece. Sözde kulüp
tüzükleri aslında her kulübe harcamalarının gelirlerini aşmaması gerektiğini
söylemekte ama kim takar tüzüktü, düzenlemeydi değil mi?
Televizyonlarda, hemen her kanalda
Mersin İY’nin değiştirdiği hoca sayıları, Gençlerbirliği’nde olan olayları
konuşurken aslında büyük resmi görmek veya görüp de söyleme cesaretine sahip
olamamak var. Bu devre arasına kadar görev yapan Mersin İY Başkanı Ali
Kahramanlı “futbolcular maç kazanmıyor ki, paralarını ödeyelim” demeyi başardı.
Kimse de ona futbolcularla mukavele yapanın kendisi olduğunu, neye göre
planladığını sormadı.
Yamaç Yaman

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder