16 Ocak 2016 Cumartesi

Türkiye'de Yöneticilik



Yıllardır Türk futboluyla ilgili söylenen en büyük klişelerden bir tanesidir “bu zihniyetle futbolumuz hiçbir yere gelmez”. Aslında “o zihniyet” nedir, kimse de tam olarak bilmese de bir arpa boyu yol alamadığımız ve düzenli olarak geri bile gittiğimiz aşikar. Bunun temel nedeni ise, futbol yöneticilerinin yetersizlikleri ve iş bilmezlikleridir.

Dünyanın her ülkesinde futboldaki yöneticiler, adı üstünde olduğu gibi, işin yönetimsel tarafıyla ilgilenir. Bunlar bütçeleme, tanıtım, vs gibi çoğunlukla finansal alanda kulübü kalkındırmak üzerine yapılan işlemlerdir. Hiçbir kulüp başkanı işin teknik ve taktik konularıyla ilgili fikir yürütmez, çünkü oturduğu koltuğun gerektirdiklerini bilir. Saha içerisindeki işleri yöneten antrenörü yetersiz görürse de, onu değiştirir. “Bu hafta takımı ben yaptım” diyen başkan veya yönetici görmek mümkün olmaz asla. Veya “çocukların devre arası bir havaya ihtiyacı vardı, soyunma odasında onlarla konuştum” zaten imkansızdır. Eski Trabzonspor’lu Colman’ın hep aklımda kalan bir cümlesi vardır; “Ben Belçika’da top oynarken kulüp başkanını senede bir veya iki kez görürdüm. Burada ise haftada bir başkanın teknesiyle tur atıyoruz.”

Bizde ne yazık ki yöneticiler gerekli lisansları olması durumunda kendilerini antrenörlük için fazla kalifiye görmekteler. Türkiye’de klüp yöneticisi olmanın gerektirdiği tek özellik o şehirde doğup büyümüş olan bir iş adamı olmak maalesef. Kötü bir başkanın elinden geçtikten sonra iflas eden, bir zamanların efsane kulüplerini saymaya başlasak heralde sonu gelmez. Kocaelispor, Sakaryaspor, Ankaragücü, vs. Bunları takip etme yolunda emin adımlarla ilerleyen Mersin İY, Eskişehirspor. Yapılan onlarca yersiz transfer, 1 lira bütçeye 100 lira harcama ile kulüplerin tüm geleceğinin ipotek altına alınması akla ilk gelen “icraatlar.”

Bu kulüplerin yöneticilerinin sıkça kullandığı iki kalıp cümle vardır; “Şehrin önde gelenleri bu takıma sahip çıkmalı” ve “Valimiz ve belediye başkanımızla görüşerek yardım talep ettik”. Kaynakları kendi işi veya devlet kaynağı olan kişilerin bu kaynakları bir futbol takımına aktarmasını beklemek, zaten ayakların yorganlara göre uzatılmadığının en açık göstergesi. Bir kulüp başkanının futbolcu menajerlerine, 1-2 ay sonra kaçacak bir yabancı futbolcuya milyon lira harcayacak diye kaynak dilenmesi, ne yazık ki futbol yönetiminin geldiği seviyedir.

Türkiye'nin yıllardan beri süregelen hukuk sistemiyle elbet kulüpler borçlarıyla ayakta kalmayı başarabiliyorlar da. Bunu sağlıklı denetleyen, yaptırım uygulayan bir kurum eksikliği de bu yöneticilerin ekmeğine yağ sürüyor sadece. Sözde kulüp tüzükleri aslında her kulübe harcamalarının gelirlerini aşmaması gerektiğini söylemekte ama kim takar tüzüktü, düzenlemeydi değil mi?

Televizyonlarda, hemen her kanalda Mersin İY’nin değiştirdiği hoca sayıları, Gençlerbirliği’nde olan olayları konuşurken aslında büyük resmi görmek veya görüp de söyleme cesaretine sahip olamamak var. Bu devre arasına kadar görev yapan Mersin İY Başkanı Ali Kahramanlı “futbolcular maç kazanmıyor ki, paralarını ödeyelim” demeyi başardı. Kimse de ona futbolcularla mukavele yapanın kendisi olduğunu, neye göre planladığını sormadı.

Yazının ilk paragrafında belirttiğim “zihniyet” aslında tamamen kötü yöneticilikte saklı. Belki 100 kulüp batar, 1000 hoca değişir, o zaman öğreniriz aslında. Veya işin asıl kaymağını yiyenler, bu ortamın sürmesiyle çıkar sağlamaya devam ederler.

Yamaç Yaman

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder